mİm – En Acıklı Yeşilçam Filmleri

En güzel mim bu mim sanırım =) Okuyanların arasından nadiren izlemediği ya da bilmediği filmlerden bahsedeceğiz bu sefer. Telif hakkı Lafea’ya aittir dikkat, Arwenty ve Masalevi sağolsun bana da paslamışlar 🙂 Efendim konumuz en acıklı nostaljik Türk filmleri… İnsan önce oh çok kolay bu mim, 2 dakikada yazarım ben bunu diyor ama sonra hangi birini saysam ki demeye başlıyor. En azından ben de öyle oldu, bir de herkesin ortak sevdiği filmler var ki sizden önceki arkadaşlar miminde yazmışsa onlardan da vazgeçmek durumunda kalıyorsunuz  🙂 “Dönüş” ve “Selvi Boylum Al Yazmalım” da bu filmlerden bir kaçı ama neyse ki deniz de kum yeşilçam’da film bitmez. Ben de bilinçaltımın derinliklerinden birkaç filmi sizin için seçtim. Hatta bazılarını oturup tekrardan izledim – oh sefam olsun – 🙂 İşte başlıyoruz…

Ah Müjgan Ah 1970

Sadri Alışık dediniz mi ben hep bu filmi hatırlarım, halbuki Turist Ömer serisine de bayılırım ama bu filmin yeri ayrıdır benim için, özellikle de final sahnesine. Zaten kore film veya dizilerinin aksine bizim filmlerin sırf final sahnesi bile yeter, kaç defa televizyonda dönüş filminin sırf sonunu izlemişimdir. Başını zaten ezbere biliyoruz, misal her Al(a)manya’ya mektup yazılışında Türkan Şoray’ın başına gelenler hepimizin içinde öfke kıvılcımları çakmıştır öyle değil mi? Sonrasında ise dönüş sahnesi ve o duru ses eşliğinde Hasretinle Yandı Gönlüm şarkısı. Müjdat Gezen’in teyzesiydi sanırım Seha Okuş… Bir dakika yahu ben başka bir filmi anlatacaktım 🙂 Hopp geri vitese alıyorum kendimi …

Yeşilçam

Bindokuzyüz ile başlayan senelerden birinde bir Yeşilçam yükselir Türk Sineması’nda. Ayhan Işık, Belgin Doruk, Sadri Alışık, Adile Naşit, Münir Özkul, Kemal Sunal ve daha nicelerini önce yazlık sinemalarda sonra siyah-beyaz ekranda izleriz. Bizim kuşak ise TRT ve ilk özel kanalların etkisiyle tekrar tekrar izleme şerefine nail olur, ah tabi bir de 90larda patlak veren VHS-Beta Video Kaset tutkusu ile kasetçilere akın eden ailelerimiz sağolsun. İstanbul’da boş topraklar olduğunu şahsen ben o filmlerden ilk görmüşümdür. Hayal gibidir bir bakıma bizim için Yeşilçam filmleri, Gülşen Bubikoğlu’nun hep aynı kuş motifli merdivenlerden indiği hep aynı evde, aynı oyuncu kadrosuyla ama farklı filmler çektiğini görür ama hiç de yadırgamazdık. Tarık Akan’da hep gönlünü çalmasını bilirdi Gülşen Teyzemizin, zaten biz de dünden razıydık yeter ki onlar kavuşsun birbirlerine. Hep böyle aşk filmleri izlemedik tabi, 50’lerde başlayan köyden kente göç, 80’lere yaklaşıldığında daha bir vahim hale gelir, 80’ler zaten siyasi olarak da çok çalkantılıdır. Haliyle Yeşilçam’da bundan nasibini alır, sosyal içerikli aşk filmleri daha bir artar. Benim sevdiğim filmlerin birkaçı da bu döneme denk düşüyor, tüm bu laf salatası ondan yani 🙂

Hüsnü ile Asiye kızı Müjgan’ın yuva kurma hayalleriyle başlayan filmde önce saf aşıkları ve 50 kuruşluk gazozlarını içerken kurdukları hayalleri izleriz.

Müjgan – Aaa! Döktün. Kısmetin taştı.

Hüsnü –  Aaa! İnşallah Müjgan. Hep böyle sürüp gitmeyecek ya bu fukaralık. Bir paralar kazanacağım, aliyülala*bir şekilde yaşatacağım seni inan.

Müjgan – Fazla bir şeyde gözüm yok benim. Seninle olayım, sana kavuşayım yeter bana.

Hüsnü – Biliyorum ve de bu sebeple böyle içim taşıyor. Gazoz gibi. Evimizin misafir odası olsun istiyorum. Elektriği suyu olsun istiyorum. Böyle seni çeşmelere falan göndermeyeceğim. Topuzlu karyolamız, aynalı konsolumuz, kadife masa örtümüz bile olacak.

Müjgan – İnşallah.

Hüsnü – İnşallah Müjgan.

Sonra o hayaller yavaş yavaş kaybolur.  Mal mülk sevdalısı Asiye ana kızının da aklını çeler, Hüsnü’den soğutur. Müjgan yuvası için para biriktirmek umuduyla bir terzi evinde işe başlar, zengin hanımların girip çıktığı bu yerde Müjgan fakirliğini hor görmeye başlar. Patronun oğlu takılır bir de peşine, bu noktada Asiye hanım olaya müdahale eder ve ne yapıp edip evlendirir Müjgan’ı o zengin çocukla. Hüsnü için çok ağır bir darbe olur bu, “Ah Müjgan Ah” der ama kimseye de Müjgan’ın arkasından beddua ettirmez…

Müjgan evlendikten sonra Asiye anne rahat durmaz görgüsüzlüğüyle bezdirir kızı ile damadını, kızının bu zengin yuvasını kurduğu gibi de bozar zamanla. Önce Asiye hanım sonra Müjgan kapı dışarı edilir. Mahallesine geri dönmek ister bir umut ve de Hüsnü’ye. Filmin son sahnesinde ilk göz ağrısını çalıştığı ve zenginleştiği gazinoda anlatır tek tek Hüsnü, önce ders verir herkese anlatırken acıklı aşk öyküsünü sonra şarkısını söyler. Benim bittiğim sahnedir o an.

Ah Müjgan Ah 1970 – Son Sahne

Semtimizin bir tanesiydi Müjgan. Saçları sırtına kadar sırma sırma dökülür.

Elleri ufacık, gözleri dört defa lacivert.

Ve de ne her ne hikmetse, bu da bana gönüllüydü. Öyle bir sevdim ki Müjgan’ı. Dünyamı şaşırdım. Haddimi bilemedim. Evleniriz gibi geldi bana. Evimiz, yuvamız olur. Işığımız yanar. Fakir soframız kurulur gibi geldi. Sahil bahçesinde gazoz içerekten gizli gizli mal-ü hülya kurardık. Sonra da çarşılara giderdik. Eşya beğenirdik, elden düşme. Aynalı konsolumuz, topuzlu karyolamız bile olacaktı. Müjganım her an, her bir daim yanımda olacaktı. Ama olmadı, gitti. Nereye mi gitti? Paraya gitti abiciğim, paraya.

Nikah resimlerimizi de çektirdik. Sonra, karpuzcu Raşit abinin kayınbiraderine borç ederekten nişan yüzüklerimizi de yaptırmıştım. Ama Müjgan takmadı bunu. Takamadı. Uçuverdi elimden. Meğer, gizlice bir altın kafes bulmuş kendine. Müjgan’ın gelinliğini hususi diktirmişler. Benim gibi kiralık tel duvak almaya kalkışmamışlar. Öyle sevindim ki mesut ve bahtiyar olsun diye dualar ettim. Müjgan gibi, ben de birbirimize verdiğimiz sözleri ettiğimiz yeminleri unuttum. Bir daha mahalleye gelmedi Müjgan.

Gelemedi.

“Bizim dar ve eski sokaklara otomobili sığmıyormuş” dediler. “Senede bir kaç ay zaten, Avrupa’daymış” dediler. “Zaman şifalı bir ilaçtır, unutursun” dediler. Unuttum ben de. Hiç aklıma gelmiyor.

Hatırlamıyorum bile Müjgan’ı.

Hatırlamıyorum.

Ah Müjgan Ah, o son sahnenin bütün diyaloglarını yazmak vardı ama tutuyorum kendimi, en iyisi videoyu izleyin 🙂

Bu arada bu film 70 yılında çekilmiş ve dikkatli seyredildiğinde o dönemde kadınların çalışmasına ne gözle bakılıyormuş onu da anlayabilirsiniz. Örneğin Müjgan daha sözlüyken önce Hüsnü’den izin alıyor evlenene kadar çalışayım bari diye.  Çalışmaya başladığında ise terziye gelen müşterilerden biri Müjgan’a üstü kapalı hayat kadını olsan daha çok para kazınırsın diye teklifte bulunuyor. İşin özeti kadının yeri ya baba ocağı yada kocasının yanıdır, eğer kadın çalışmaya başlarsa bütün pislikler onu bulur, en iyisi temiz temiz evde oturmalı düşüncesi belirgin şekilde var. Ama 1970 yılı bu, bildiğiniz gibi aradan 40 sene geçmiş artık öyle şeyler hiiiiiç yook 🙂 Nostalji oldu bu düşünce de, o filmler gibi (yalandan kim ölmüş 😛 ) 🙂

Umutsuzlar 1971

Yılmaz Güney’e saygı duymakla birlikte ağır dram ve gerçekçilik taşıdığı için filmleri içimi dağlıyor ve izleyemiyorum hiç bir şekilde. Ama bu film herhalde en hafif dram olan filmlerindendir. Başrolleri Filiz Akın’la paylaştığı filmin konusu ise, zor ve acımasız bir hayat süren bir mafya babasının bir kadına aşık olması ve siyah-beyaz arasında gidip gelirken yeraltı dünyasını mı sevdiği kadını mı seçeceği üzerinde durur. Tabiki Türk filmlerine yaraşır bir sonla biter film. Nasıl mı? Silahı elinde ama aşkı tarafından terkedilmiş bir şekilde ölmektense, sevdiği kadına yıllarca elini kana bulayan silahını teslim ederek ölüme yürür.  Zaten ölüm kapıdadır ama son bir seçim yapar ve mafya babası olarak değil sevdiği kadının aşkı olarak temiz bir şekilde ölüme yürür.

Umutsuzlar 1971 – Son Sahne

Ben böyle bir sahneyi bir de 1993 yapımı ve başrolü Rob Lowe’ın oynadığı Frank&Jesse filminde görmüştüm, tabi hemen “biz bu finali sizden çoook önce yapmıştık” 😀 dedim gururla 🙂

Hababam Sınıfı Uyanıyor 1977

Hem güleriz hem ağlarız bu filmde öyle değil mi? Rıfat Ilgazı’ın bu ölümsüz eseri yeşilçam’ın en önemli yapımlarından biri haline gelir. Hababam Sınıfı serisi içinde ise en sevdiğim film Hababam Sınıfı Uyanıyor‘dur. Hababam Sınıfı bu defa ilk kez bir öğrenci mezun eder. Bu kişi yokluk içinde okumuş ve hayali öğretmen olmak olan Ahmet’tir. Hababam tayfası onu kendi tarafına çekmeye uğraşsada filmin sonunda hababam sınıfı yola gelir ve Ahmet’ten esaslı bir hayat dersi alırlar. Bu yönüyle filmin konusu bana her zaman çok dokunmuştur, güldüğüm sahnelerden çok ama hep o Ahmet’in Hababam’a serzenişi aklıma gelir. Hababam hep yanlış mı yapar? Hayır! Onların da bize verecekleri bir ders vardır.

Tarih hocalarından illallah etmişlerdir ve hocaları onları sürekli siz nasıl öğrencilersiniz, ülkeyi size mi emanet edeceğiz? diye aşağılamaktadır.  Hoca böyle der de Hababam altta kalır mı hiç! İşte Hababam Sınıfı’nın hocaya ve ekran başındaki bizlere verdiği o büyük ders!

Hocam. Hababam Sınıfı da olsak Atatürk’ün
Gençliğe Hitabesi’ni ezbere biliriz.

Gülen Adam 1989

Kemal Sunal’ın başrollerini Aydan Burhan, Bilge Zobu ve Hababam Sınıfı Uyanıyor’da Ahmet’i oynayan Ahmet Sezerel  ile paylaştığı film, 80ler sonrası İstanbul’da yaşanan çarpık kentleşmeyi ve fakirliği vurucu bir şekilde anlatmaktadır. Kemal Sunal’ın hayat verdiği Yusuf karakteri, dünyaya gözlerini ağlayarak değil gülerek açan ve doktorların açıklama getiremediği bir vakadır. Çok zor bir hayatı vardır ama kimse ona bir damla gözyaşı döktürememiştir. Başına ne gelirse gelsin hep güler Yusuf…

Fakirliği içinde bir kızı sever o da onu, kızın zabıta babası evlenmelerine mani olmaya çalışır ama yinede evlenirler. Film boyunca fakirliğe boyun eğmeden geçinip gitmeye çalışırlar. Önce zar zor ev kurarlar, İstanbul’da ev kurmak kolay mı? Gecekonduya yerleşirler, zabıta kayınbaba rahat vermez yıkar evlerini, Yusuf’un çözümü hazırdır, tekerlekli gecekondu 😀 Bu sahneyi bilmeyeniz yoktur sanırım, Kayınbaba takmıştır kafasını damadına ve evini başına yıkmaya gelir yıkım ekibiyle, Yusuf ve Naciye ise hop evden aşağı inerler, altından girer üstünde çıkarlar bir bakmışsınız ki gecekondunun tekerlekleri var, alırlar evlerini sırtına başka yere sürerler. Kayınbaba kalır öyle tabi 🙂 Ama zaman öyle kötü ve acımasızdır ki çok geçmeden kayınbaba da evinden olur sokaklara düşer. Yusuf ve Naciye sahip çıkar ona tabi 🙂

Onca eziyete onca zulüme güler geçer Yusuf. Ama bir gün bir oğlu olur, Naciye derki adı Umut olsun! İşte o final sahnesinde, Umut’un o ilk nefesini yani ağlamasını duyan Yusuf,  hiç dökmediği kadar gözyaşı döker ve bir kalemde özetler hayatını…

Gülen Adam 1989 – Son Sahne

Yusuf : Umut güzel isim ama ağlıyor hep ağlıcak mı?
Neden!
Ben ağlamadım hiç!
Naciye : Ağlıyorsun!
Dr Oktay: Evet ağlıyorsun. Çok mu mutlusun?  Ondan mı ?
Yusuf:  Evet çok mutluyum ama ondan ağlamıyorum. Kahroluyorum
Dr Oktay : Neden?
Yusuf : Ben herşeye güldüm geçtim ama oğlum ağlıyor!
Hep ağlıcak mı? Hakkım yok! O’nu dünyaya getirmeye hakkımız yok!

Dr Oktay: Nereye?
Yusuf : Oğlumun ağlamadan büyüyebileceği bir yere..
Dr Oktay: Öyle bir yer var mı?
Yusuf : Arayacağım
Belki vardır! Günün birinde bulurum elbet!

Arkadaşım Şeytan 1988

Bu film  diğerlerinden çok farklı nostaljik de değil üstelik ama bahsetmeden geçemeyeceğim bu filmden. Nasıl anlatsam acaba, şuan kelimeler beynime hücum ediyor ama nasıl ifade edeceğimi yine de bilemiyorum. Çünkü hem ironik / güler misin ağlar mısın tarzında bir film bu hem de benim filmi ilk defa izlediğim yılların değişik atmosferi var üzerimde. Hatırlamaya çalıştığımda, sanki bir hayal alemindeyim, televizyon karşısında yere çömelmiş abimle bu filmi izliyorum. Çocuk aklımla Fatih’in (Mazhar Alanson) şeytana(Ali Poyrazoğlu) nasıl ruhunu sattığını hatırlıyorum. Sonra o “ruh” şeytanın elinde bir yumurtanın içine hapsoluyor film boyunca. Karşılığında da şeytanın Fatih’in tüm dileklerini gerçekleştirmesi lazım. Fatih’in o isteklerine gelirsek, kendisi idealist bir müzisyendir ama ne çıktığı barda onu dinleyen vardır ne de hayatını kazanmak için yaptığı reklam cingılları ona mutluluk vermektedir. Efsane bir müzisyen olmak istiyordur, değeri anlaşılsın, şan şöhret kazansın istiyordur. Bu uğurda şeytana ruhunu satmaya bile razıdır. Bunu düşünmekle kalmayıp bir de dile getirince olan olur. Şeytanı bulur karşısında, söz kesilir, ruh teslim edilir. Geriye şeytanın bu istekleri gerçekleştirmesi kalır.

Ama devir kötü,insanlar yoldan çıkmış her biri birer kör şeytan. Bizim şeytan bile Fatih’e yardım edemez sonunda. Tuhaf, akıllıca kurgulanmış ve enteresan bir filmdi her bakımdan. İzlemeden geçmeyin derim bu filmi.  İzlemek için şu adresten faydalanabilirsiniz.  Az önce de dediğim gibi ağlamadım bu filme nostaljik sınıfına da girmiyor ama bilinçaltımın derinliklerinden işte bir de bu film çıktı n’aparsınız 😀

Sıra bu mimi birilerine paslamaya geldi, daha önce hiç mim göndermediğim  çingulara gitsin bu sefer… Denizkızı ve  Koredelisi çingum! zor ama keyifli bir mim paslıyorum size, umarım siz de benim gibi seversin 😉

Başka Dilde Aşk (2009)

Sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları
Ölmek daha kolaydır sevmekten
Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam
Sevgilim…

Louis Aragon

Henüz bu filmi izlemediyseniz hem Türk hemde Dünya sinemasından değerli bir filmi izlemekten ne yazık ki mahrum kalmışsınız demektir. İşin doğrusu bende yeni izledim, hal böyleyken sıcacığı sıcağına filmin bana verdiği duygusal dalgalanmayla  sizide alıp bu filme sürüklemek istiyorum. Lütfen yazımın sonunda sizi kapısına kadar götürdüğüm sinemadan içeri adım atmayı ihmal etmeyin ve kendiniz içinde üstünde “Başka Dilde Aşk” yazan biletlerden  kesiverin, pişman olmayacaksınız söz…

Film kimin öyküsüyle başlıyor, kimin öyküsüyle bitiyor önce ordan başlayalım… Onur doğuştan işitme engelli, dış dünyanın sesine uzak olsada zaman zaman içinden kopan haykırışlarla sizi oturduğunuz yere yapıştırıveriyor, isyan ettiği sahnelerde onu ete kemiğe büründüren oyuncu ise Mert Fırat, kendisi aynı zamanda bu filmin iki senaristinden biri, diğeri ise İlksen Başarır. Ben yeni keşfediyorum onları ama onlar sinemayı çoktan keşfetmiş turlara başlamışlar, emin adımlarla da gidiyorlar. “Kitap gibi!” bir film yazmışlar daha ne olsun, filmi izleyipte karakterlerin iç dünyasını anlamamanız imkansız, bu bakımdan kitap gibi diyorum. Sizde bir şekilde tecribe etmişsinizdir, bir film izlemişsindir severek ama hala anlayamadığınız kendinize uzak bulduğunuz için durumunu algılayamadığınız kimi karakteri illa ki içinde barındırır, filmi de senaristin yazdığı öyküden dolayı değil sizin filmden çıkardığınız öyküden algılayabildiğiniz kadarıyla sevmişsinizdir…

Böyle filmler kötü müdür hayır, ama yine de bu yönüyle hep eksiktirler. “Başka Dilde Aşk” ise kesinlikle böyle filmlerden değil, eksiği yok fazlası var 🙂 Size anlattığı insanlar film bitse bile içinizde biryerlerde konuklanıyor.  Filmi izlerken benim içim gitti herbirine. Onlar üzüldükçe… sustukça… ağladıkça… ve de isyan ettikçe içimden bir şeyler koptu. İşte filmi ilmik ilmik bir araya getiren o insanlar, inanın afişte boşuna yer kaplamıyorlar, filmi izledikten sonra ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Saadet Işıl Aksoy, eskiden beridir çok severim, sinemaya gönül vermiş genç yeteneklerimizden, artık olgunlaştı tabi o da ayrı ama bu filmde daha bir devleşmiş. Esas kızımızı oynuyor kendisi, bu rol için başka bir oyuncu olmazmış, illa ki Saadet Işıl gerekirmiş bu filme, iyikide oynamış oyüzden.

Mert Fırat, esas oğlanımız, öp başına koy böyle bir oyuncuyu, ağzım açık bir şekilde izledim,  filmi izlerken an be an canlandırdığı karaktere bizi yakınlaştırmasını çok iyi başarıyor. Süperdi…

Hele bu iki kişinin aşkı, nasılda temiz, özverili, büsbütün içten… Çok sevdim onları.

Yalnız onlar mı var filmde, birde bir küçük aile var abla kardeşten oluşan, kardeş sevgiside dünyanın en güzel, en özverili ilişkisi değil midir zaten? Tuğrul Türek (Kamuran) ve Şebnem Köstem’in (Handan) canlandırdığı Kamuran-Handan kardeşlerin öyküsü de bir başka sevgiyi anlatıyor…

Daha başka karakterler ve öykülerde var filmde, onları keşfetmesini size bırakıyorum :)Hatta önden bir tanıtım turuna davet ediyorum sizi, işte filmin fragmanı…

Kıssadan hisse böyleyken böyle,  Mavi’den kaptım bir sinema bileti, şimdide sıra sizde, eminim sizde beğeneceksiniz.