Trueblood… tek geçerim

Trueblood’ım canım benim, kore dizilerinden kafamı kaldırıp baktığım yegane yabancı dizi sensin. An itibariyle 4.sezon 3.bölümü de izlemiş bulunmaktayım. Eric’in hafızasını yitirdiğini düşünürsek çok acıklı bir bölüm bekledim senden ama çok ters köşe yaparak, gülmekten öldürdün beni.

Takipçinim her daim diyerek, günün anlam ve önemini belirten sahnelerle yazımı sonlandırmak istiyorum 🙂

Sookie: I am not your fuckin’ dinner!

Eric: What’d you do that for? You broke my nose.

Sookie: Oh, please. It’ll heal in five minutes. You’re a vampire.

Eric: I know I’m a vampire, Snookie!

Sookie: It’s Sookie!!!!

Eric : This really is my house.

Sookie : Yeah, but not for long.

Eric : And you live here? In my house?

Sookie : Yes.

Eric : Are you mine?

Sookie : No.

Eric : Do you belong to another vampire?

Sookie : No.

Eric : Would you like to be mine?

Sookie : Um, not really, but, thank you for askin’ !!! 😀 😀 😀

Sookie: You just killed my Faerie-Godmother!!!!

Eric: Sorry!!!

Yine Yeniden Bir Vampir Dizisi

İlk izlediğim Vampir Filmi 92 yapımı Bram Stoker’s Dracula’dır, 97-98 yıllarında televizyonda yayınlandığında ben artık ortaokula başlamış, hatta ilk dizi film takiplerime başlamıştım. Bu filmi izlerkende elimde çizgili küçük boy bir okul defteri vardı. Bu defterin önemine sonraki satırlarımda deyineceğim tabiki… Film bittiğinde işte o defterin belkide 8-9 sayfası filmde geçen repliklerle dolup taşmıştı, oyuncuların ve yönetmenin yarattığı o tiyatral hava beni içine çekmişti, film bittiğinde not aldığım her replik bana bir ressamın fırçasından çıkmış tabloları hatırlatıyordu… Shakespeare’ın ünlü eserinde Romeo’nun Julliet’ten ölüm ile koparılılışı gibi, Dracula’nın da ölümüyle yıkıldığı sevgilisi Elizabeth’e diğer bir adıyla Nehir Prensesi’ne olan sonsuz özlemi vurgulanıyordu. Tek bir farkla… Romeo Julliet’in ölümüyle birlikte kendi yaşamından vazgeçerek ölüler diyarında bile olsa Julliet’ine kavuşabilmiştir. Ama Dracula ölümsüzlüğün çöllerinde Elizabeth’e olan aşkıyla sonsuz bir ızdırap çekmektedir. Ölümsüzdür ama bir çok ölüm görmüştür, kuşaklar boyu da yalnız kalmıştır taki Elizabeth’e tıpa tıp benzeyen Mina’yı görene kadar… İşte bu aşk hikayesinin tam ortasında hayal gücünü aşktan daha da zorlayan şey Vampir’in ta kendisidir.
Bir tarafta ölümle mühürlenmiş hayatlarında aşkın peşinden koşan kırılgan kadınlar, diğer tarafta elini verdiği herşeyin yaşamını solduran ama sonsuz aşkı sunan kötü adamlar…
Hangi vampir film yada dizisini izlerseniz izleyin hikaye hep aynıdır… Saf kızımız paralar kendini sonsuz aşk uğruna 🙂
Bu açıdan bakıldığında önümüze serilen hikaye tarihin en eski ve tutulan hikayesidir, bütün diziler filmler biter ama vampir öyküleri bitmez doğal olarak:)
Bu filmi izledikten sonrada türlü türlü vampir filmleri ve dizileri izledim. Bunlardan ilki vampir dizileri arasında en uzun soluklusu olan Buffy The Vampire Slayer’dır. Luke Perry’nin 92 yılında başrollerinde oynadığı komedi-vampir filmi aklınıza gelmesin hemen ki televizyon dizisi okadar meşhurdur ki bu filmden bi haber olanlarınızda vardır kuvvetle muhtemel. O halde herkesin hangi diziden bahsettiğimi bildiğini varsayarak yazıma devam ediyorum. Bu dizide vampir aşkına karşılık çaresiz kalan bir genç kız yerine doğuştan slayer(vampir avcısı) bir ana karakter vardır ki, tüm vampirleri gölgede bırakarak, kırılgan kör aşık rollerini tepe taklak etmiştir ve 7 sezon boyunca soluksuz izlememe sebep olmuştur. Bu 7 sezon içinde 2 ruhu olan vampir ile de düzeyli (!) bir birliktelik yaşamış sonrasında yoluna devam etmiştir:) Bunun yanında Buffy’den ayrılma karakterlerden oluşan Angel dizisi 5 sezon sürmüş ve nihayete ermiştir o da sonunda.Bahsettiğim tüm film ve diziler Amerika kaynaklı olsada bunların arasında birde Britanya adasından çıkma ve benim bitti sanarak yalnızca 1. sezonunu izlediğim Being Human dizisi vardır. Ana karakterler Vampir, kurt adam ve bir hayalet’ten ibarettir ve adı üstünde insan gibi yaşamaya çalışırlar. Kafanızı dağıtmak ve güzel müzikler dinlemek için birebir dizidir. Yine de vampir dizisi midir bilemiyorum. Hoş bir alternatif olarak size bahsetmek istedim yalnızca.
Yazımın başında da dediğim gibi anlat anlat bitmez vampir öyküleri. Ve işte benim için hala çok güncel olan 2 diziden daha bahsedeceğim.
İlk olarak saf kan bir vampir dizisi olan TrueBlood’dan bahsetmeliyim. Trueblood diğer tüm vampir film ve dizilerindeki şiirsellikten tamamen uzak bir dizidir. Aksine günümüz Amerika’sındaki tüm çarpık düzene hayali karakterler üzerinden sivri oklarını göndermektedir. Yalnızca siyasi değildir aynı zamanda da agresif bir dizidir, her bölümde kan gövdeyi götürür ama bunu öyle bir sunar ki size etkilenmezsiniz bile:) Amerika’da 3.sezonunu sürdürmektedir ve kesinlikle izlediğiniz hiç bir vampir dizisine benzememektedir, izlemek isteyenleri baştan uyarayım…
Son olarak, 1. sezonunu izlemeye yeni başladığım ve değerli arkadaşım Eren’den 2.sezonun 9 Eylül’de başlayacağını öğrendiğim The Vampire Diaries dizisinden bahsederek yazımı burada sonlandıracağım. Yazının sonuna bu diziyi eklememin en önemli nedeni ise vampir öyküleriyle tanıştığım günlere yani başladığım yere beni geri götürmesidir. Çünkü yine ölümsüz ve aşk acısı çeken bir vampir yine gencecik ölümlü kırılgan saf kız bu hikayenin ana karakteridir! Boşuna demiyorum yani başladığım yere geri döndüm diye…
Bir yandan bozuluyorum tabi buna! Hani aşmıştık bunları, hani bir vampir kalbimizi kırarsa kalbine kazığı çakıyorduk(Buffy), zaten yaşadığımız dünya öyle kolay bir yer değildi, vampirler de ya insan gibi yaşamaya çalışmalı (Angel, Being Human) yada asil aşık numaralarını bir kenara bırakıp şu küresel krizde dünyanın gündemi sürekli değişirken asırların tecrübesiyle iktidara göz dikmeliydi di mi?(Trueblood)
Yok yok bizden adam olmaz, biz gene Romeo&Julliet’i izleyip duralım…

Not: Çizgili defterimi de taa yıllar önce dersanede çok sevdiğim bir arkadaşıma vermiştim, Eskişehir’de öğretmenliği kazandı kendisi, bende ona daha çok lazım olur diye de geri istemedim 🙂 (üniversiteyi kazanmışız kalkıp bir de defter peşine mi düşecektim:)