Romeo & Juliet (1968)

Ne zamandır Franco Zeffirelli‘nin 1968 yapımı bu klasiği izleyeceğim diyordum ve sonunda izledim 😀 Pek bir mutlu ve huzurluyum şuan 😀 Görev tamamlanmıştır 😛 Ama ondan önce bir kaktüs çiçeği klasiği olarak 68 versiyonunu izlemeden önce hangi güzel filmleri izlediğimden bahsedeceğim 😀

Romeo + Juliet 1996

Romeo + Juliet 1996 - Baz Luhrmann

Sevgili Leo’yu(Leonardo Di Caprio) da tanıma şerefine nail olduğum 1996 yapımı Baz Luhrmann’ın Romeo + Juliet‘inden beri  bu Romeo Juliet sevdam sürmekte aslında 😀 Bu filmin afişleri bile insanı hayaller diyarına götürmeye yeter. Sinemalarda yayınlandığı sene Blue Jean dergisi bir de kitapçık vermişti hiç unutmam  😀 Ağzından sular seller gibi salyalar akıtan mini mini bir ergen olarak filme ilk görüşte aşık olmuştum 😀 Ama sinemada izleyememiştim, liseye gittiğimde anca vcd’sini bulup izlemiştim 😀 (Canı çekip izlemek isteyenler için adres 🙂 ) Bir Buz Luhrman filmi olarak soundtrack albümü de çok iyidir. ) Sevgili Romeo ve Juliet’imizin tanışma sahnesinde çalan Kissing You parçasını yıllar sonra Beyonce kendisine uyarlayarak tekrar yorumlamıştır(Beyonce Yorumu). Şarkının asıl sahibi ise 90larda güzel bir çıkış yapan Des’ree grubudur. Hatta filmdeki o meşhur tanışma sahnesinde onlarında ufak ama hoş bir rolü var… O güzel tanışmayı ve şarkıyı hatırlayalım hemen 😀

Ne tatlılar değil mi? Bayılıyorum o akvaryum sahnesine 😀 Bahsettiğim poster ve dvd kapakları da şunlar 🙂 Poster Credit

Shakespeare in Love 1998

Poster credit 

Sonracığıma 1998 yılında Shakespeare in Love filmi çekildi.  Gwyneth Paltrow Brad Pitt ile olan nişanını bozmuş ve bu filmin oyuncularından Ben Affleck ile anılır olmuştu. Brad Pitt ile birlikte olduğu o yıllarda ben tam bir Brad Pitt hayranı olduğum için hem sevmiş numarısı yapar hem de gıcık olurdum. Kız kültürlü 6 dil biliyor diye sesimi çıkarmamıştım o dönem ama Ben Affleck ile olduğunu duyduğumda nıhahhaa diye gülmüştüm.

Bir de onu oscar ödül töreninde giydiği pembe ve garip elbisesi içinde komik bir şekilde salya sümük ağlarken görünce bu eğlencem iki katına çıkmıştı(hatun oskar’ı götürmüş mü götürmüş, ben de anca bundan zevk alabildim haliyle 😛 ). Meğer içimde yıllardır biriktirdiğim bir Gwyneth antifanı varmış 😛 Neyse ne diyordum, bu film de çok güzeldir. Kadınların tiyatroya yalnızca izleyici olarak adım atabildiği, tiyatro oyunundaki kadın karakterlerin bile erkekler tarafından canlandırıldığı bir dönemde soylu aileden bir kadının shakespeare’ın sahnesinde erkek kılığında oyunculuk yaptığı bir öyküdür bu.  Shakespeare’i gerçekten farklı yansıtsada o döneme ait hoş ayrıntıları içeren, mesela Kraliçe Elizabeth’in tiyatro aşkına da göndermeler yapıldığı çok tatlı bir romantik filmdir.

Gel zaman git zaman üniversiteye adım attığımda ise İzmit Kitap Evi’nden sevgili Shakespeare amcamızın kitabını da almış bulundum sonunda,

hem İngilizce Hazırlıkta bizden istenen okuma kitaplarını bulalım hem de İzmit’i keşfedelim diye bir heves arkadaşlarla ara sokaklara dalmıştık 😀

Çok da iyi yapmışız 15 Nisan 2002 pazartesi bu kitabı da kütüphaneme katmış oldum böylelikle, ki ben direkt kitap almayı değil ödünç almayı seven bir kişiliğimdir  😀 😀

Letters To Juliet 2010

Poster Credit

Tee Fi tarihinde bahsettiğim Letters To Juliet filmini izlerken de hikayenin geçtiği yer olan Verona’ya olan aşkım büyümüştü. O nasıl güzel bir yerdir öyle 🙂 Filmi zaten anlatmıştım önceden ama tekrar izleyiniz diye kibarca rica edeceğim size 🙂 Son zamanlarda güzel bir romantik film izlemediyseniz, işte aradığınız bu derim 🙂

Romeo & Juliet 1968

Gördüğünüz gibi Shakespeare amcanın Romeo Juliet’i beyaz perde için bitmek tükenmek bilmeyen bir kaynak 🙂 Benim en son izlediğim versiyonu ise 1968 yapımı olan, filmden önce müzikleri insanı kalpten yakalıyor. Film ise cidden şahane, Romeo ve Juliet’i oynayan oyuncular o zamanda değil de şimdi ünlü olsalardı yine meşhur olurlardı kesin. Juliet’i oynayan Olivia Hussey cidden kusursuz bir güzelliğe sahip, öykü gereği Romeo ona metiye dizerken o güzel betimlemeler cidden yerini buluyordu. Romeo’yu canlandıran Leonard Whiting desen hık demiş Zac Efron’un  burnundan düşmüş yada tam tersi, malum yaş itibariyle Leonard amca daha büyük oluyor  😛

Müzikler desen… Ah ah bu filmin müzikleri cidden harika…

What Is A Youth şarkının sözleri Eugene Walter’a ait, müzik ise Nino Rota’ya ait. Nino Rota bir çok filmin müziklerine imza atmış çok başarılı bir müzik adamı. Şarkıyı söyleyen kişi ise Glen Weston, bu şarkıyı youtube’da Nino Rota- A time for us adı altında çok kere dinlemişimdir ama üzerine söz yazıldığını bilmiyordum, güzel olup olmayacağıda şüpheliydi benim için ama Glen amca şahane okumuş, bildiğiniz bülbül etkisi vardı sesinde 🙂

Ditto  / Donggam 동감 2000

Bu film ne alaka derseniz eğer, konusu itibariye hem 2000 hemde 1979 yılında geçiyor. 1979 yılında yaşayan bayan kahramanımız filmin bir sahnesinde hoşlandığı çocuk ile Romeo Juliet filmini izlemeye gidiyor. Ben o sahneyi gözlerimde tomurcuk yaşlarla biraz da Romeo ve Juliet’in gazıyla daha bir hüzünlenerek izledim. Filmi izlememe vesile olan kişi ise yine winpohu (bakınız o yazısı 🙂 ). Bu filminde müzikleri harika, 1968 Romeo & Juliet OST’i ile Ditto’nun OST’unu media playerime üstüste listeleyip öyle dinliyourm kaç gündür. Klasik müzik ağırlıklık ama ağır bir orkestra havası yok, naif ve hüzünlü piano-keman düetlerinden oluşuyor daha çok. (Filmi indirebilceğiniz adres & müziklerini indirebileceğiniz adres )

Bu güzel filmden biraz daha bahsedip yazıma öyle son vermek istiyorum 🙂

1979 yılında bir üniversite öğrencisi olan Yoon So-eun,  askerlik nedeniyle yarım kalan üniversite eğitimine geri dönen DongHee’den platonik olarak hoşlanmaktadır. Öyle ki DongHee askerdeyken bu güzel kızımız ona mektuplar bile yollamıştır 😀 DongHee en nihayetinde okula döner ve So-Eun onunla tekrar sohbet için fırsat ararken kendini yanlışlıkla amatör radyo klübünün içinde bulur, radyodan anlamayan esas oğlanımızda onu amatör radyo klübünde görünce So-Eun”u  amatör radyo meraklısı zanneder. Yoon bozuntuya vermeyip daha fazla rezil olmamak için klüp odasından rastgele bozuk olduğunu bile farketmediği telsizli radyo cihazını alıp evine götürür :)Tabi ertesi gün geri getirir ama bozuk diye klüp üyelerinden biri senin olsun der 😀

Tesadüf bu ya o gece de ay tutulması olacaktır, bir çok hikayede her türlü doğa üstü olayın sebebi olarak gösterilen aydedemiz bu kez de mekanlar arası uzaklığı geçmekle kalmayıp zamanı bile bir çırpıda evirip çevirerek birbirinden 21 yıl uzakta olan iki genç insanı buluşturacaktır.

So-eun evine dönüp radyoyu kurcalarken, radyoyu bi anda unutup penceresinin ötesindeki ay tutulmasını izlemeye koyulur. Tam o sırada radyodan ilk sinyalini alır, karşı taraftaki kişi 2000 yılından Ji-in’dir 🙂

Bu filmden pek bir güzel dizide olurmuş aslında, ben izlemeye doyamadım çünkü 🙂 Üstelik çok güzel ayrıntılar vardı, mesela SoEun ve Ji-İn arasında 21 yıl vardı ve aynı yaşlarda iken tanıştılar, kız ondan yıl farkıyla daha büyüktü elbet ama çocukta sanki o 21yaşı kapatmak ister gibi kırsaçlıydı 😀  Böylelikle aralarındaki yıl farkını sanki kapatmak istemiş ve birbirine eş yapmış yönetmen 🙂 Bir de şu amatör radyoculuk işi çok hoşuma gitti, kız radyoculuktan hiç bir şey anlamıyordu ama Ji-İn işi bilen biri olarak her konuşması öncesinde

-Genel Çağrı CQ, burası DS1 AVO (Delta Sierra One Alpha Victor Oscar)

diye söze başlıyordu.

CQ ne olaki derken aşağıda linkini verdiğim siteden bunun bir amatör radyocularının kullandığı kısaltma olduğunu öğrendim. Aslen CW(Continious Wave) haberleşme adı altında bir dolu kısaltma var ve siz kendi frekansınızdan bir yayın yapacaksanız eğer önce yayının amacını özetleyen bir kısa tanım ile söz başlamanız gerekiyor. Uluslarası bir yayınsa eğer sizi başka ülkelerden dinleyenler içinde ortak bir dil oluyormuş bu aynı zamanda. Çeşitli CW kısaltmalarına şuradan bakabilirsiniz.

Konuşmada geçen CQ kısaltması ise çevirmen arkadaşın belirttiği gib Genel çağrı anlamına geliyor.

CQ [seek you] genel çağrı / görüşecek herhangi bir istasyon arıyorum

Delta Sierra’da Vietnam savaşı sırasında kötü bir durum karşısında kullanılan bir kısaltma imiş (Kaynak)(Vietnam savaşı aslında 30 yıldan fazla sürmüştür ama bizim amerikan filmlerinden de çok iyi bildiğimiz amerikan ordusuyla olan süreci 1963-1973 yılları arasında olmuştur, Vietnam savaşı kazanmış ve amerikan ordusu geri çekilmek durumunda kalmıştır. ). Asıl anlamı dog shit yani köpek pisliği aynı zamanda. 1979 yılında yaşayan kişi So-Eun olmasına rağmen 2000 yılında yaşayan Ji-In’in bu kısaltmayı kullanması da çok hoşuma gitti 🙂

Ne zaman kore dizi-filmleri izlesem yeni bir şey öğreniyorum bu seferde amatör radyo ile ilgili ufak tefek şeyler öğrenmenin haklı gururunu yaşadım a dostlar 😀 😀 😀 Umarım sıkılmamışsınızdır (bu soruyu lafın gelişi sordum, lütfen sıkıldıysanız da çaktırmayın 😛 🙂 😀  )

Amatör Radyo/Telsiz Hakkında Bilgi için Kaynak

EDİT: Bu arada amatör radyoculuk sanırım bir tek Kuzey Kore’de yasak…

-BİTTİ-

İyi Seyirler…

Yine Yeniden Bir Vampir Dizisi

İlk izlediğim Vampir Filmi 92 yapımı Bram Stoker’s Dracula’dır, 97-98 yıllarında televizyonda yayınlandığında ben artık ortaokula başlamış, hatta ilk dizi film takiplerime başlamıştım. Bu filmi izlerkende elimde çizgili küçük boy bir okul defteri vardı. Bu defterin önemine sonraki satırlarımda deyineceğim tabiki… Film bittiğinde işte o defterin belkide 8-9 sayfası filmde geçen repliklerle dolup taşmıştı, oyuncuların ve yönetmenin yarattığı o tiyatral hava beni içine çekmişti, film bittiğinde not aldığım her replik bana bir ressamın fırçasından çıkmış tabloları hatırlatıyordu… Shakespeare’ın ünlü eserinde Romeo’nun Julliet’ten ölüm ile koparılılışı gibi, Dracula’nın da ölümüyle yıkıldığı sevgilisi Elizabeth’e diğer bir adıyla Nehir Prensesi’ne olan sonsuz özlemi vurgulanıyordu. Tek bir farkla… Romeo Julliet’in ölümüyle birlikte kendi yaşamından vazgeçerek ölüler diyarında bile olsa Julliet’ine kavuşabilmiştir. Ama Dracula ölümsüzlüğün çöllerinde Elizabeth’e olan aşkıyla sonsuz bir ızdırap çekmektedir. Ölümsüzdür ama bir çok ölüm görmüştür, kuşaklar boyu da yalnız kalmıştır taki Elizabeth’e tıpa tıp benzeyen Mina’yı görene kadar… İşte bu aşk hikayesinin tam ortasında hayal gücünü aşktan daha da zorlayan şey Vampir’in ta kendisidir.
Bir tarafta ölümle mühürlenmiş hayatlarında aşkın peşinden koşan kırılgan kadınlar, diğer tarafta elini verdiği herşeyin yaşamını solduran ama sonsuz aşkı sunan kötü adamlar…
Hangi vampir film yada dizisini izlerseniz izleyin hikaye hep aynıdır… Saf kızımız paralar kendini sonsuz aşk uğruna 🙂
Bu açıdan bakıldığında önümüze serilen hikaye tarihin en eski ve tutulan hikayesidir, bütün diziler filmler biter ama vampir öyküleri bitmez doğal olarak:)
Bu filmi izledikten sonrada türlü türlü vampir filmleri ve dizileri izledim. Bunlardan ilki vampir dizileri arasında en uzun soluklusu olan Buffy The Vampire Slayer’dır. Luke Perry’nin 92 yılında başrollerinde oynadığı komedi-vampir filmi aklınıza gelmesin hemen ki televizyon dizisi okadar meşhurdur ki bu filmden bi haber olanlarınızda vardır kuvvetle muhtemel. O halde herkesin hangi diziden bahsettiğimi bildiğini varsayarak yazıma devam ediyorum. Bu dizide vampir aşkına karşılık çaresiz kalan bir genç kız yerine doğuştan slayer(vampir avcısı) bir ana karakter vardır ki, tüm vampirleri gölgede bırakarak, kırılgan kör aşık rollerini tepe taklak etmiştir ve 7 sezon boyunca soluksuz izlememe sebep olmuştur. Bu 7 sezon içinde 2 ruhu olan vampir ile de düzeyli (!) bir birliktelik yaşamış sonrasında yoluna devam etmiştir:) Bunun yanında Buffy’den ayrılma karakterlerden oluşan Angel dizisi 5 sezon sürmüş ve nihayete ermiştir o da sonunda.Bahsettiğim tüm film ve diziler Amerika kaynaklı olsada bunların arasında birde Britanya adasından çıkma ve benim bitti sanarak yalnızca 1. sezonunu izlediğim Being Human dizisi vardır. Ana karakterler Vampir, kurt adam ve bir hayalet’ten ibarettir ve adı üstünde insan gibi yaşamaya çalışırlar. Kafanızı dağıtmak ve güzel müzikler dinlemek için birebir dizidir. Yine de vampir dizisi midir bilemiyorum. Hoş bir alternatif olarak size bahsetmek istedim yalnızca.
Yazımın başında da dediğim gibi anlat anlat bitmez vampir öyküleri. Ve işte benim için hala çok güncel olan 2 diziden daha bahsedeceğim.
İlk olarak saf kan bir vampir dizisi olan TrueBlood’dan bahsetmeliyim. Trueblood diğer tüm vampir film ve dizilerindeki şiirsellikten tamamen uzak bir dizidir. Aksine günümüz Amerika’sındaki tüm çarpık düzene hayali karakterler üzerinden sivri oklarını göndermektedir. Yalnızca siyasi değildir aynı zamanda da agresif bir dizidir, her bölümde kan gövdeyi götürür ama bunu öyle bir sunar ki size etkilenmezsiniz bile:) Amerika’da 3.sezonunu sürdürmektedir ve kesinlikle izlediğiniz hiç bir vampir dizisine benzememektedir, izlemek isteyenleri baştan uyarayım…
Son olarak, 1. sezonunu izlemeye yeni başladığım ve değerli arkadaşım Eren’den 2.sezonun 9 Eylül’de başlayacağını öğrendiğim The Vampire Diaries dizisinden bahsederek yazımı burada sonlandıracağım. Yazının sonuna bu diziyi eklememin en önemli nedeni ise vampir öyküleriyle tanıştığım günlere yani başladığım yere beni geri götürmesidir. Çünkü yine ölümsüz ve aşk acısı çeken bir vampir yine gencecik ölümlü kırılgan saf kız bu hikayenin ana karakteridir! Boşuna demiyorum yani başladığım yere geri döndüm diye…
Bir yandan bozuluyorum tabi buna! Hani aşmıştık bunları, hani bir vampir kalbimizi kırarsa kalbine kazığı çakıyorduk(Buffy), zaten yaşadığımız dünya öyle kolay bir yer değildi, vampirler de ya insan gibi yaşamaya çalışmalı (Angel, Being Human) yada asil aşık numaralarını bir kenara bırakıp şu küresel krizde dünyanın gündemi sürekli değişirken asırların tecrübesiyle iktidara göz dikmeliydi di mi?(Trueblood)
Yok yok bizden adam olmaz, biz gene Romeo&Julliet’i izleyip duralım…

Not: Çizgili defterimi de taa yıllar önce dersanede çok sevdiğim bir arkadaşıma vermiştim, Eskişehir’de öğretmenliği kazandı kendisi, bende ona daha çok lazım olur diye de geri istemedim 🙂 (üniversiteyi kazanmışız kalkıp bir de defter peşine mi düşecektim:)