Mim : Hatırladığınız İlk ve En Eski Anınız…

Herkese Merhaba,

Çok güzel 3 mim geldi bana yine, öncelikle aralarından kendi bilinçaltım haricinde hiç bir araştırma kaynağı gerektirmeyen bu mimi yazdım. Hatırladığınız ilk ve en eski anınız… Dile kolay ama yazarken ruh haliniz inanılmaz renk değiştiriyor. Mimin kurucusu Mikalzia-san. Koreeda Hirokazu’nun Wandafuru Raifu/After Life filmini izlediğinden beridir bize böyle bir hinlik yapmayı düşünüyormuş 😀 Sağolsun bunu güzel bir mime dönüştürmeyi de ihmal etmemiş, insanı zamanda yolculuğa çıkarması bir kenara, insanı tuhaf duygulara itiveriyor. Ne mutlusunuz ne mutsuz, öyle bir dalgın duruş geliyor üzerinize… Neyse efendim daha fazla oyalanmadan geçmişe gidelim…

Kocaman beyaz bir sahil, ne kadar geniş derseniz 3-4 yaşındaki bir çocuk için oldukça geniş 😀 Etrafa bakındığınızda ise bir tane 2-3 katlık bir yazlık görüyorsunuz. Sahilde oynadığımı ya da denize girdiğimi hiç hatırlamıyorum ama gece vakti tuvaletim geldiği için kimseyi uyandırmadan tek başına karanlıkta tuvalete gitmeye çalıştığımı ve merdivenlerden aşağıya duvara tutuna tutuna indiğimi çok net hatırlıyorum. Merak eden varsa söyleyeyim alaturka tuvaletti 😀 Anneme sorduğumda Erdek’de bir yer olduğunu söyledi. O sırada 3-4 yaşında olduğum için en eski anım budur diyebilirim.

Yine bir yaz tatilinde birkaç aile ile birlikte Akçay’a gitmişiz, oranın Akçay olduğunu annemden sonradan öğreniyorum. İlkokula başlamadan önceki son yazım (89 yılı), gündüz denize giriyorsak akşamları da top yekün beldede yürüyüşe çıkıyoruz sanırım.  Akçay’ı hala bilmem etmem ama deniz kısmı değil de yukarı tepelik kısımlarında ormana giden yürüyüş yolları olduğunu ve biz akşam yürüyüşü yaparken köpek ulumaları duyduğumuzu hatırlıyorum. Bizim tayfa aralarında konuşmaya başlamıştı, köpek değil bunlar kurt ulumaları diye, ben tabi kurt uluyor lafını duydum ya üç buçuk üç buçuk gruptan uzaklaşmadan yürümeye başladım. Babam çok uzun boylu olduğu için onun adımlarına çok yetişemiyordum, aile dostlarımızın lise çağındaki oğullarının yanında yürüdüm tüm yol boyunca, dönüşte ise artık yokuş aşağı yürümeye başlamıştık. Liseli ağabeyler boş durur mu birden koştura koştura yokuş  aşağı inmeye başladılar, ben C. Abimin elini hiç bırakmıyorum ama bacaklarım birbirinden ayrıldı ayrılacak. Bir yandan lunaparktaki dönme dolap etkisi nüfus etmiş bünyeme, adrenalin tavan yani ama bir yandan da düşersem ağzım burnum yamulur mu korkusu var. 6-7 yaşında bir çocuk bacaklarını en fazla kaç derece açabiliyorsa ben de yabani at sürüsü gibi koşturduğumuz o an o kadar artistik jimnastikçi gibi koştum. Rüzgarın yüzümüze çarpışı, orman manzarasının güzelliği de ayrı bir huzur veriyordu.

Hep tatil anıları aklıma doluştu ilk başta ama ilkokula başlayana kadar yaşadığım evde de bölük pörçük birkaç anım var. 4 katlı, her katında 4 daire olan bahçeli bir evdi, bahçesi yol hizasından aşağıda kaldığı için sokağa merdivenli ön kapıdan çıkıyorduk. Zemin katında dükkan açmalık yer vardı sözde ama hep boştu o dükkanlar, zaten bir yağmur yağsın anında bahçe sular altında kalırdı. Bir de yazın dükkanın önüne denk düşen mermer kısımda hep pireler olurdu, pire nedir bilmediğim için büyük bir heyecanla beyaz mermerde siyah noktalar halinde beliren pirelere basmaya çalışırdım, salak bir çocuktum evet 😀 Yan komşumuz Z. Teyze beni bahçede görürse eğer bazen bayramlık şekerlerden atardı 😀 Rahmetli nur içinde yatsın,  sürekli çürük olan süt dişlerimde bile bir sevimlilik bulurdu ve “küflü kutum” diye severdi  beni 😀 Böğğğ dediğinizi duyar gibiyim ama çok tatlı söylerdi valla, yıllarca güzel bir şey dediğini zannedip durdum 😀 Küf nedir öğrenince tabi, lakabın altındaki ironiyi anladım 😀

O dört katlı ev depremde bile yıkılmamıştı, yıllara meydan okuyor şimdi bile, hala da böyle 4 katlı küçük evleri çok severim.  Oradan taşınmadan önceki son yıl 89’da, malum sebeplerden dolayı Bulgaristan‘tan göçmek durumunda kalan bir aile taşınmıştı apartmana, benle yaşıt sayılan 2 kızları vardı birinin çok güzel kızılımsı saçları ve şirin çilleri vardı. Tam çizgi film karakteriydi 😀 4. Kata yerleşmişlerdi, çok güzel kuzine fırınları vardı mutfakta, ilk defa onlar sayesinde 4.katta olan balkonlarına çıkmıştım ama çok yüksek gelmişti bana, yükseklik korkusu olan kişileri çok iyi anlıyorum o yüzden, o balkonu ne zaman hatırlasam sanki kaydırak gibi aşağı doğru yamuk hatırlarım, ha düştüm ha düşeceğim diye duvarın dibine sinmiştim, nasıl korktuysam artık 😀

O evin merdivenleri de bir çocuk için fenaydı, abimin sünnet düğününü ordaki evde yapmıştık, 1 hafta boyunca abimi ordan oraya gezdirip durdular sonrada düğünü basıverdiler 😀 Salona yatak kurup etrafını çok güzel süslemişlerdi, benim ağa’bey de kurulup üstüne, gelen hediyeleri kabul ediyordu. Çok kıskanmıştım yalan yok, o gitsin yattığı yerden paraları götürsün bense  milletin dikkatini üstüme çekip 2 kuruş kazanacağım diye elimde tefle göbek üstüne göbek atayım, adaletin bu mu dünyaaa 😀 Velhasıl üzerime geçirdiğim minik gelinlikle attığım göbeklerden hatırı sayılır bir şeyler topladım sanırım, aslında önemli olan para değildi benim evin en küçük bebeği olmamdı, tahtımı da kimseye kaptıramazdım. Gelinlikle göbecik atmakta hiç öyle kolay değildi, arada annem üst kattaki komşulara bir şey almam için yolluyordu, son seferinde ben gelinliğin eteğine bir takıldım, takır tukur yuvarlandım merdivenden o_O uçarak merdivenden indim de diyebiliriz. Eve vardığımda beynim dönüyordu ama ne hikmetse düştüğümü kimseye söylemedim, karizmam çizilmesin istedim sanırsam 😀 Abim hala sere serpe uzanmış yatıyordu, son bir plan daha yapıp abimin beyaz subay kıyafetini  buldum, fırfırlı bir gömleği vardı tam aradığım şeydi, geçirdim gömleği üzerime yattım abimin yanına 😀 Olmuştu başarmıştım, artık eşittik 😀 Hala daha o günden bahsetsek benim bu üçkağıdım anlatılır, şimdi siz ne fenaymışsın makino diyorsunuz amma velakin, abimde vakti zamanında kuzenimin sünnet yatağına öyle yatmış, eden bulur diyorum ben 😀 heheh

Mim OST

Şimdi bu mimin konusu Koreeda Hirokazu’nun Wandafuru Raifu/After Life filminden ya, haliyle ben de bu anlattığım anılar içinden bir an seçmeliyim sanırım.

Hatırlayabileceğim tek bir anı olsaydı, öteki dünyada hangisi benim için daha önemli olurdu? Açıkçası bunlardan hiçbirini seçmez, ailem dağılmadan önce düzenli olarak gittiğimiz Yakacık Ayazma’nın Çay Bahçesi’ndeki zamanları seçerdim. Bütün İstanbul, Adalar, Yalova ayakların altına serilir orada, arabayla Ayazma tepesine çıkarken sağlı sollu villa evler olurdu, bazılarının bahçesinde Alamancı olduklarını belli eden yeşil cücelerden bahçe süsleri olurdu. Bu güzel bahçeleri izleye izleye çıkardık yolu, sonra da upuzun ağaçların gölgesine kurulmuş ahşap masalarda manzaranın tadını çıkararak köpüklü ayran içip lahmacun yerdik, insana manzara dışında hiç bir şey düşündürmeyen bir yerdi, hey gidi hey…

Çok düşündüm ama buldum sanırım, işte benim en güzel anım Ayazma günlerimdi 😀 Darısı sizin başınıza…

Bugünlük benden bu kadar, daha nice güzel anılar biriktireceğimiz uzun ve sağlıklı bir ömür dilerim herkese, geçmiş ne kadar güzel olursa olsun, dünyanın güzel hatıralar kumbarası öyle kolay kolay dolmaz, yeni yeni anılar edinmekten korkmayalım, çok da geçmişe bakıp iç çekmeyelim emi 😀

Bu mimi de Bez Cadıları, Aslı ve Masalevi’ne yolluyorum, benden önce size paslayan olduysa affola 😀

Not: Mavi sen blog alemini bir hışımla bitirmiştin ama ben unutmuşum bunu :S çommal biyanada 😦

Kendinize çok çok iyi bakın, Ç’öptüm oxoxo