Beyaz Atlı Prensler ile Amerika Çıkarması…

Aslı’nın bloğunda okuduğum Koreli ve Türk Prensleri’nden sonra ben de gaza geldim ben de kendi karmamı yaptım dayanamayıp 😀  işte!

Gerçek hayatta kesinlikle (çölte ante!! diyeyim de tam vurgulamış olayım 🙂 ) ajussici değilim ama sıra ünlü beyaz atlı prenslere gelince işin boyutu değişiyor 🙂 Mesela benim kendi çapımda biyografisini çıkaracak kadar sevdiğim ilk 2 ünlü 1963’lüydü  🙂 İşte benim O 63’lü Prenslerim! Şimdi kral oldular o da ayrı 😛 🙂

1963’Lü Beyaz Atlı Prensler

William Bradley Pitt – 18 Aralık 1963

Bir Se7en olsun, Interview of the Vampire yada Legend of The Fall olsun, bunları izleyip de bu adamı sevmemek olmaz. Bende öyle sevdim açıkçası, özellikle 1995-1997 yılları arasında severek takip etmiş sonra yerini başka bir 63’lü prense devretmiştim.  tabi bu dönem benim ortaokul yıllarım, bütün sınıf arkadaşlarım da bu takıntımı bilirlerdi, facebook’a ilk üye olduğumda bu arkadaşlarımdan hemen Brad Pitt konusunu açanların sayısı da az değil hani 🙂 Ah ah Gwyneth Paltrow ile çıktığı o dönemler neydi öyle, hatun 24 yaşında kapmıştı Brad’i. Gerçi onun rekorunu 18’indeyken Brad’i marullayarak kıran Julliet Lewis var ama olsun 🙂 Son durum ise bildiğiniz gibi Angelina Jolie cephesinde gelişmektedir, çift 6 çocuklu bir yaşam sürmektedir şu sıra 🙂 aten teee Gwyneth Paltrow ile çıktığı dönem 6 çocuk istiyorum diyordu bu Brad oğlan. Sonra Jennifer Aniston ile evlendi. Hatun onu oyaladı durdu “ha çocuk doğurcam ha doğuramam psikolojim bozuk” diye diye, sanki Pitt onu bekleyecek de! Zaten beklemedi, uyanık Angelina kaptı oğlanı 😀  Ah ah son kez şu üstteki fotoya bir göz gezdirip sıradaki 63’lü prense geçiyorum çingular…

James Alan Hetfield – 3 Ağustos 1963

Benim zamanımda So Ji Sub yoktu ben de James Hetfield’e çok üzülürdüm :S 13 yaşındayken babası tarafından ailece terkedilmiş, 18 yaşındayken annesini kanserden kaybetmiş. Sonrasında ise düşmüş yollara, annesinin ilk evliliğinden olan abisinin yanına gitmiş önce, sonra da kendisini Metallica’nın bir parçası yapacak o süreçten geçerek yeni bir yaşam kurmuş. Aslında yıllarca alkol problemiyle uğraştı durdu. Koca adam olup evlendikten sonra anca tedavi olabildi ne yazık ki. Ama her zaman güçlü bir imaj çizdi, onu sevenlerde onun bu hayat karşısında kırık kanatla da olsa sert durmasını ve hayranlarına karşı her zaman dürüst olması nedeniyle sevmiştir. Şarkı sözlerinin bir çoğu onun elinden çıkmadır. Ve özellikle Escape‘in sözlerine her zaman bayılmışımdır. Hayatının her evresini biliriz bu sebepteb. Tabi bir de Some Kind of Monster belgeselini izleyecek olursanız onun ve diğer grup üyelerinin hayatına dair çok özel ve samimi anlara tanık olacaksınız emin olun, hatta James’in alkol ve ruhsal tedavi gördüğü dönemde bu belgeselde derin bir iz bırakır.

Müzik zevklerim her geçen sene daha bir farklılaşsa da bu sebeple Metallica’nın yeri her zaman ayrıdır benim için. Özellikle de James’in yeri tabi, şimdilerde Francesca Hetfield ile evli 3 çocuk babasıdır kendisi, böyle tatlı bir adamın yanında Francesca’nın hiç bir şekilde fotojenik olmayan fotolarını görürseniz internette, sakın ha burun kıvırmayın. James’e o özlediği aileyi kuran da O kadındır. Aman diim yani 😉 Hatta 40’ından sonra yaptırdığı vücudundaki onca dövmenin arasında ellerinde iki harf mevcuttur. Biri Metallica’nın M’si diğeri ise Family’nin F’sidir.

Şu iki oppayla ilgili yazımı okuduysanız eğer içimde oppalarımı evli ve çocuklu görmek isteyen anaç bir yanın olduğunu farketmişsinizdir. So Ji Sub’da inşallah tohuma kaçmadan evlenip yuva kurar bir gün 😀 Belki yüzüne biraz kan gelir çocuğun, her ne kadar hayranlarıyla iletişimini kuvvetlendirdiyse de yine de içine kapandıkça kapandı son yıllarda, gözümden kaçmıyor değil yani 😉

Hazır James lafını ağzıma dolamışken bir de Jamesgillerden Beyaz Atlı Prenslerimi sıralayayım 😀

Jamesgillerden Beyaz atlı Prensler 🙂

James Marsters – 20 Ağustos 1962

Buffy The Vampire Slayer ve Angel’ı izlerken şu Spike’ın yaşı kaç diye bir bakasım gelmişti ve öğrendiğimde şok olmuştum. 20lik Buffy’nin yanında bu adamın 40 yaşında olduğuna inanamıştım, ölümsüz bir vampiri oynaması tevekkeli değilmiş ama! bizzat anladım hemen 😀 Kendisi tiyatro kökenlidir, hatta yanlış hatırlamıyorsam kendisinin de kurucusu olduğu bir tiyatrosu ve müzikle uğraştığı için ayrıca bir rock grubu da var. Listeme giren ilk orta boylu prenstir bu arada, normalde 1,80’nden aşağı olanlar barajı aşamaz ben de ama Spike istisna tabe 😀

James Douglas Morrison – 8 Aralık 1943/3 Temmuz 1971

Jim Morrison hakkında çok fazla yorum yapmaya gerek yok sanırım. 27 yaşında öldüğünde çoktan 68 kuşağının efsane isimlerinden biri olmuştu. Yanındaki hatun onu elinden geldiğince çekip çevirmeye çalışan, oraya buraya karaladığı şiirlerini derleyip okunacak hale getiren Pamela Courson’dır. Olaylı ilişkilerine rağmen ikisini ayrı ayrı düşünmek olanaksız, hatta onca yıl geçmiş olmasına rağmen Jim’i başka isimlerle kimseye anmaya pek yanaşmaz hep üstü örtülür o isimlerin. Hep öteki kadın olmakla kalır diğer kadınlar. Şimdi nerelerdedir ne yapar bu Pam derseniz eğer, Jim’in olaylı ölümünden 3 sene sonra Pam’de ona katılıp göçüp gitmiştir derim. Bize de böyle fotolarına bakıp hüzünlenmek kalır tek :S

İşte efendim benim Beyaz Atlı Kart Prenslerim bunlar, dikkat ettiyseniz hepsi gözkapakları etli olanlardan 😀 gizli çekik diye de yorumlayabilirm onları 😛 Diğer taraftan yoruma çok açık bir liste yaptım farkındayım ama beni de böyle kabul edin olur mu 😀

Sonraki yazıya kadar sevgi’lerimle 😉

mİm – En Acıklı Yeşilçam Filmleri

En güzel mim bu mim sanırım =) Okuyanların arasından nadiren izlemediği ya da bilmediği filmlerden bahsedeceğiz bu sefer. Telif hakkı Lafea’ya aittir dikkat, Arwenty ve Masalevi sağolsun bana da paslamışlar 🙂 Efendim konumuz en acıklı nostaljik Türk filmleri… İnsan önce oh çok kolay bu mim, 2 dakikada yazarım ben bunu diyor ama sonra hangi birini saysam ki demeye başlıyor. En azından ben de öyle oldu, bir de herkesin ortak sevdiği filmler var ki sizden önceki arkadaşlar miminde yazmışsa onlardan da vazgeçmek durumunda kalıyorsunuz  🙂 “Dönüş” ve “Selvi Boylum Al Yazmalım” da bu filmlerden bir kaçı ama neyse ki deniz de kum yeşilçam’da film bitmez. Ben de bilinçaltımın derinliklerinden birkaç filmi sizin için seçtim. Hatta bazılarını oturup tekrardan izledim – oh sefam olsun – 🙂 İşte başlıyoruz…

Ah Müjgan Ah 1970

Sadri Alışık dediniz mi ben hep bu filmi hatırlarım, halbuki Turist Ömer serisine de bayılırım ama bu filmin yeri ayrıdır benim için, özellikle de final sahnesine. Zaten kore film veya dizilerinin aksine bizim filmlerin sırf final sahnesi bile yeter, kaç defa televizyonda dönüş filminin sırf sonunu izlemişimdir. Başını zaten ezbere biliyoruz, misal her Al(a)manya’ya mektup yazılışında Türkan Şoray’ın başına gelenler hepimizin içinde öfke kıvılcımları çakmıştır öyle değil mi? Sonrasında ise dönüş sahnesi ve o duru ses eşliğinde Hasretinle Yandı Gönlüm şarkısı. Müjdat Gezen’in teyzesiydi sanırım Seha Okuş… Bir dakika yahu ben başka bir filmi anlatacaktım 🙂 Hopp geri vitese alıyorum kendimi …

Yeşilçam

Bindokuzyüz ile başlayan senelerden birinde bir Yeşilçam yükselir Türk Sineması’nda. Ayhan Işık, Belgin Doruk, Sadri Alışık, Adile Naşit, Münir Özkul, Kemal Sunal ve daha nicelerini önce yazlık sinemalarda sonra siyah-beyaz ekranda izleriz. Bizim kuşak ise TRT ve ilk özel kanalların etkisiyle tekrar tekrar izleme şerefine nail olur, ah tabi bir de 90larda patlak veren VHS-Beta Video Kaset tutkusu ile kasetçilere akın eden ailelerimiz sağolsun. İstanbul’da boş topraklar olduğunu şahsen ben o filmlerden ilk görmüşümdür. Hayal gibidir bir bakıma bizim için Yeşilçam filmleri, Gülşen Bubikoğlu’nun hep aynı kuş motifli merdivenlerden indiği hep aynı evde, aynı oyuncu kadrosuyla ama farklı filmler çektiğini görür ama hiç de yadırgamazdık. Tarık Akan’da hep gönlünü çalmasını bilirdi Gülşen Teyzemizin, zaten biz de dünden razıydık yeter ki onlar kavuşsun birbirlerine. Hep böyle aşk filmleri izlemedik tabi, 50’lerde başlayan köyden kente göç, 80’lere yaklaşıldığında daha bir vahim hale gelir, 80’ler zaten siyasi olarak da çok çalkantılıdır. Haliyle Yeşilçam’da bundan nasibini alır, sosyal içerikli aşk filmleri daha bir artar. Benim sevdiğim filmlerin birkaçı da bu döneme denk düşüyor, tüm bu laf salatası ondan yani 🙂

Hüsnü ile Asiye kızı Müjgan’ın yuva kurma hayalleriyle başlayan filmde önce saf aşıkları ve 50 kuruşluk gazozlarını içerken kurdukları hayalleri izleriz.

Müjgan – Aaa! Döktün. Kısmetin taştı.

Hüsnü –  Aaa! İnşallah Müjgan. Hep böyle sürüp gitmeyecek ya bu fukaralık. Bir paralar kazanacağım, aliyülala*bir şekilde yaşatacağım seni inan.

Müjgan – Fazla bir şeyde gözüm yok benim. Seninle olayım, sana kavuşayım yeter bana.

Hüsnü – Biliyorum ve de bu sebeple böyle içim taşıyor. Gazoz gibi. Evimizin misafir odası olsun istiyorum. Elektriği suyu olsun istiyorum. Böyle seni çeşmelere falan göndermeyeceğim. Topuzlu karyolamız, aynalı konsolumuz, kadife masa örtümüz bile olacak.

Müjgan – İnşallah.

Hüsnü – İnşallah Müjgan.

Sonra o hayaller yavaş yavaş kaybolur.  Mal mülk sevdalısı Asiye ana kızının da aklını çeler, Hüsnü’den soğutur. Müjgan yuvası için para biriktirmek umuduyla bir terzi evinde işe başlar, zengin hanımların girip çıktığı bu yerde Müjgan fakirliğini hor görmeye başlar. Patronun oğlu takılır bir de peşine, bu noktada Asiye hanım olaya müdahale eder ve ne yapıp edip evlendirir Müjgan’ı o zengin çocukla. Hüsnü için çok ağır bir darbe olur bu, “Ah Müjgan Ah” der ama kimseye de Müjgan’ın arkasından beddua ettirmez…

Müjgan evlendikten sonra Asiye anne rahat durmaz görgüsüzlüğüyle bezdirir kızı ile damadını, kızının bu zengin yuvasını kurduğu gibi de bozar zamanla. Önce Asiye hanım sonra Müjgan kapı dışarı edilir. Mahallesine geri dönmek ister bir umut ve de Hüsnü’ye. Filmin son sahnesinde ilk göz ağrısını çalıştığı ve zenginleştiği gazinoda anlatır tek tek Hüsnü, önce ders verir herkese anlatırken acıklı aşk öyküsünü sonra şarkısını söyler. Benim bittiğim sahnedir o an.

Ah Müjgan Ah 1970 – Son Sahne

Semtimizin bir tanesiydi Müjgan. Saçları sırtına kadar sırma sırma dökülür.

Elleri ufacık, gözleri dört defa lacivert.

Ve de ne her ne hikmetse, bu da bana gönüllüydü. Öyle bir sevdim ki Müjgan’ı. Dünyamı şaşırdım. Haddimi bilemedim. Evleniriz gibi geldi bana. Evimiz, yuvamız olur. Işığımız yanar. Fakir soframız kurulur gibi geldi. Sahil bahçesinde gazoz içerekten gizli gizli mal-ü hülya kurardık. Sonra da çarşılara giderdik. Eşya beğenirdik, elden düşme. Aynalı konsolumuz, topuzlu karyolamız bile olacaktı. Müjganım her an, her bir daim yanımda olacaktı. Ama olmadı, gitti. Nereye mi gitti? Paraya gitti abiciğim, paraya.

Nikah resimlerimizi de çektirdik. Sonra, karpuzcu Raşit abinin kayınbiraderine borç ederekten nişan yüzüklerimizi de yaptırmıştım. Ama Müjgan takmadı bunu. Takamadı. Uçuverdi elimden. Meğer, gizlice bir altın kafes bulmuş kendine. Müjgan’ın gelinliğini hususi diktirmişler. Benim gibi kiralık tel duvak almaya kalkışmamışlar. Öyle sevindim ki mesut ve bahtiyar olsun diye dualar ettim. Müjgan gibi, ben de birbirimize verdiğimiz sözleri ettiğimiz yeminleri unuttum. Bir daha mahalleye gelmedi Müjgan.

Gelemedi.

“Bizim dar ve eski sokaklara otomobili sığmıyormuş” dediler. “Senede bir kaç ay zaten, Avrupa’daymış” dediler. “Zaman şifalı bir ilaçtır, unutursun” dediler. Unuttum ben de. Hiç aklıma gelmiyor.

Hatırlamıyorum bile Müjgan’ı.

Hatırlamıyorum.

Ah Müjgan Ah, o son sahnenin bütün diyaloglarını yazmak vardı ama tutuyorum kendimi, en iyisi videoyu izleyin 🙂

Bu arada bu film 70 yılında çekilmiş ve dikkatli seyredildiğinde o dönemde kadınların çalışmasına ne gözle bakılıyormuş onu da anlayabilirsiniz. Örneğin Müjgan daha sözlüyken önce Hüsnü’den izin alıyor evlenene kadar çalışayım bari diye.  Çalışmaya başladığında ise terziye gelen müşterilerden biri Müjgan’a üstü kapalı hayat kadını olsan daha çok para kazınırsın diye teklifte bulunuyor. İşin özeti kadının yeri ya baba ocağı yada kocasının yanıdır, eğer kadın çalışmaya başlarsa bütün pislikler onu bulur, en iyisi temiz temiz evde oturmalı düşüncesi belirgin şekilde var. Ama 1970 yılı bu, bildiğiniz gibi aradan 40 sene geçmiş artık öyle şeyler hiiiiiç yook 🙂 Nostalji oldu bu düşünce de, o filmler gibi (yalandan kim ölmüş 😛 ) 🙂

Umutsuzlar 1971

Yılmaz Güney’e saygı duymakla birlikte ağır dram ve gerçekçilik taşıdığı için filmleri içimi dağlıyor ve izleyemiyorum hiç bir şekilde. Ama bu film herhalde en hafif dram olan filmlerindendir. Başrolleri Filiz Akın’la paylaştığı filmin konusu ise, zor ve acımasız bir hayat süren bir mafya babasının bir kadına aşık olması ve siyah-beyaz arasında gidip gelirken yeraltı dünyasını mı sevdiği kadını mı seçeceği üzerinde durur. Tabiki Türk filmlerine yaraşır bir sonla biter film. Nasıl mı? Silahı elinde ama aşkı tarafından terkedilmiş bir şekilde ölmektense, sevdiği kadına yıllarca elini kana bulayan silahını teslim ederek ölüme yürür.  Zaten ölüm kapıdadır ama son bir seçim yapar ve mafya babası olarak değil sevdiği kadının aşkı olarak temiz bir şekilde ölüme yürür.

Umutsuzlar 1971 – Son Sahne

Ben böyle bir sahneyi bir de 1993 yapımı ve başrolü Rob Lowe’ın oynadığı Frank&Jesse filminde görmüştüm, tabi hemen “biz bu finali sizden çoook önce yapmıştık” 😀 dedim gururla 🙂

Hababam Sınıfı Uyanıyor 1977

Hem güleriz hem ağlarız bu filmde öyle değil mi? Rıfat Ilgazı’ın bu ölümsüz eseri yeşilçam’ın en önemli yapımlarından biri haline gelir. Hababam Sınıfı serisi içinde ise en sevdiğim film Hababam Sınıfı Uyanıyor‘dur. Hababam Sınıfı bu defa ilk kez bir öğrenci mezun eder. Bu kişi yokluk içinde okumuş ve hayali öğretmen olmak olan Ahmet’tir. Hababam tayfası onu kendi tarafına çekmeye uğraşsada filmin sonunda hababam sınıfı yola gelir ve Ahmet’ten esaslı bir hayat dersi alırlar. Bu yönüyle filmin konusu bana her zaman çok dokunmuştur, güldüğüm sahnelerden çok ama hep o Ahmet’in Hababam’a serzenişi aklıma gelir. Hababam hep yanlış mı yapar? Hayır! Onların da bize verecekleri bir ders vardır.

Tarih hocalarından illallah etmişlerdir ve hocaları onları sürekli siz nasıl öğrencilersiniz, ülkeyi size mi emanet edeceğiz? diye aşağılamaktadır.  Hoca böyle der de Hababam altta kalır mı hiç! İşte Hababam Sınıfı’nın hocaya ve ekran başındaki bizlere verdiği o büyük ders!

Hocam. Hababam Sınıfı da olsak Atatürk’ün
Gençliğe Hitabesi’ni ezbere biliriz.

Gülen Adam 1989

Kemal Sunal’ın başrollerini Aydan Burhan, Bilge Zobu ve Hababam Sınıfı Uyanıyor’da Ahmet’i oynayan Ahmet Sezerel  ile paylaştığı film, 80ler sonrası İstanbul’da yaşanan çarpık kentleşmeyi ve fakirliği vurucu bir şekilde anlatmaktadır. Kemal Sunal’ın hayat verdiği Yusuf karakteri, dünyaya gözlerini ağlayarak değil gülerek açan ve doktorların açıklama getiremediği bir vakadır. Çok zor bir hayatı vardır ama kimse ona bir damla gözyaşı döktürememiştir. Başına ne gelirse gelsin hep güler Yusuf…

Fakirliği içinde bir kızı sever o da onu, kızın zabıta babası evlenmelerine mani olmaya çalışır ama yinede evlenirler. Film boyunca fakirliğe boyun eğmeden geçinip gitmeye çalışırlar. Önce zar zor ev kurarlar, İstanbul’da ev kurmak kolay mı? Gecekonduya yerleşirler, zabıta kayınbaba rahat vermez yıkar evlerini, Yusuf’un çözümü hazırdır, tekerlekli gecekondu 😀 Bu sahneyi bilmeyeniz yoktur sanırım, Kayınbaba takmıştır kafasını damadına ve evini başına yıkmaya gelir yıkım ekibiyle, Yusuf ve Naciye ise hop evden aşağı inerler, altından girer üstünde çıkarlar bir bakmışsınız ki gecekondunun tekerlekleri var, alırlar evlerini sırtına başka yere sürerler. Kayınbaba kalır öyle tabi 🙂 Ama zaman öyle kötü ve acımasızdır ki çok geçmeden kayınbaba da evinden olur sokaklara düşer. Yusuf ve Naciye sahip çıkar ona tabi 🙂

Onca eziyete onca zulüme güler geçer Yusuf. Ama bir gün bir oğlu olur, Naciye derki adı Umut olsun! İşte o final sahnesinde, Umut’un o ilk nefesini yani ağlamasını duyan Yusuf,  hiç dökmediği kadar gözyaşı döker ve bir kalemde özetler hayatını…

Gülen Adam 1989 – Son Sahne

Yusuf : Umut güzel isim ama ağlıyor hep ağlıcak mı?
Neden!
Ben ağlamadım hiç!
Naciye : Ağlıyorsun!
Dr Oktay: Evet ağlıyorsun. Çok mu mutlusun?  Ondan mı ?
Yusuf:  Evet çok mutluyum ama ondan ağlamıyorum. Kahroluyorum
Dr Oktay : Neden?
Yusuf : Ben herşeye güldüm geçtim ama oğlum ağlıyor!
Hep ağlıcak mı? Hakkım yok! O’nu dünyaya getirmeye hakkımız yok!

Dr Oktay: Nereye?
Yusuf : Oğlumun ağlamadan büyüyebileceği bir yere..
Dr Oktay: Öyle bir yer var mı?
Yusuf : Arayacağım
Belki vardır! Günün birinde bulurum elbet!

Arkadaşım Şeytan 1988

Bu film  diğerlerinden çok farklı nostaljik de değil üstelik ama bahsetmeden geçemeyeceğim bu filmden. Nasıl anlatsam acaba, şuan kelimeler beynime hücum ediyor ama nasıl ifade edeceğimi yine de bilemiyorum. Çünkü hem ironik / güler misin ağlar mısın tarzında bir film bu hem de benim filmi ilk defa izlediğim yılların değişik atmosferi var üzerimde. Hatırlamaya çalıştığımda, sanki bir hayal alemindeyim, televizyon karşısında yere çömelmiş abimle bu filmi izliyorum. Çocuk aklımla Fatih’in (Mazhar Alanson) şeytana(Ali Poyrazoğlu) nasıl ruhunu sattığını hatırlıyorum. Sonra o “ruh” şeytanın elinde bir yumurtanın içine hapsoluyor film boyunca. Karşılığında da şeytanın Fatih’in tüm dileklerini gerçekleştirmesi lazım. Fatih’in o isteklerine gelirsek, kendisi idealist bir müzisyendir ama ne çıktığı barda onu dinleyen vardır ne de hayatını kazanmak için yaptığı reklam cingılları ona mutluluk vermektedir. Efsane bir müzisyen olmak istiyordur, değeri anlaşılsın, şan şöhret kazansın istiyordur. Bu uğurda şeytana ruhunu satmaya bile razıdır. Bunu düşünmekle kalmayıp bir de dile getirince olan olur. Şeytanı bulur karşısında, söz kesilir, ruh teslim edilir. Geriye şeytanın bu istekleri gerçekleştirmesi kalır.

Ama devir kötü,insanlar yoldan çıkmış her biri birer kör şeytan. Bizim şeytan bile Fatih’e yardım edemez sonunda. Tuhaf, akıllıca kurgulanmış ve enteresan bir filmdi her bakımdan. İzlemeden geçmeyin derim bu filmi.  İzlemek için şu adresten faydalanabilirsiniz.  Az önce de dediğim gibi ağlamadım bu filme nostaljik sınıfına da girmiyor ama bilinçaltımın derinliklerinden işte bir de bu film çıktı n’aparsınız 😀

Sıra bu mimi birilerine paslamaya geldi, daha önce hiç mim göndermediğim  çingulara gitsin bu sefer… Denizkızı ve  Koredelisi çingum! zor ama keyifli bir mim paslıyorum size, umarım siz de benim gibi seversin 😉