Kaktüs Çiçeği…

Nereden başlasam, nasıl anlatsam… Büyümek, yaş’lanmak nasıl anlatılır?
Küçükken büyümek ayakkabı bağını tek başına bağlayabilmekti, her kemiklerin sızlamasında boy atmanın buruk sevinciydi. Şimdi ise yaşlanmak, gelişen kemikleri hayat karşında eğmeden dik tutabilme, hayatın iyi kötü ayağımıza doladıklarından kurtulma çabası oldu.
Küçükken insanların bu kadar çeşit çeşit olduğunu farketmezdim, en fazla yaşlarına göre ayırt ederdim. Yaş 12 iken 18 olmak isterdim. Ne hikmetse çokda güzel geçmiştir 18. yaşım, üniversitede gitmediğim kadar konser ve bitmeyen geniş zamanlara sahiptim. 18 yaşındaydım kışın ince kıyafetler giysem üşümez, yazın o cehennem sıcaklarında açık saçlar ve siyah kızılderili tshirtümle hiç pişmezdim:D
Hep bir üniversite hayalim vardı, 2 kere gerçek oldu, hayatta bir çok konuda önüme engel çıkmıştır ama üniversitelerim hep beni bağrına bastı.
Para puldan yana şansım pek açık olmadı, bazen ben onu iplemedim ama çoğunlukla o beni. Ziyanı yok ailem ve arkadaşlarım var yanımda onlar bana yeter dedim, yetti de:)
Derken Üniversite hayatım da bitti, ailemde de az biraz eksilmeler oldu ama yine sorun etmedim, artık gerçek hayatın kollarına atılma zamanıydı.
Diğer bir deyişle “iş hayatı”, bu yeni dönemde yaş 18 geride kalmıştı artık olgun 27 yaş çağındaydım… Yaş 18 benim için nasıl umut dolu bulutsuz günlerin bir sembolü ise yaş 27 oldum olası hep tam tersi bir simge olarak aklımda yer etmiştir. Küçükken bir içgüdüyle hep 27 yaşında olmaktan korkardım. Velhasıl korktuğum başıma geldi:)
Neler mi değişti bu olgun 27 ile… Yalnızca kendini geliştirmek için kurulmuş üniversitelerin yerini, kendini hiçe saymana zorlayan iş kurumları aldı. Dostların yerini çalışma arkadaşları, boş vakitlerim’in yerini mesai saatleri, yüksek kredili ve cins hocaların derslerinin yerini ise maaş dağıtan eller aldı.
İnsanoğlu hayatta kalmak için iyi yemek yemeli, stresten uzak durmalı, yastığa kafasını rahat koymalı. Ama dar vakitlerde benzin yerine mazot doldurulmuş ekonomik araçlar gibi yemek yemek , yoğun iş saatlerinde binbir dalaverenin ortasında soğukkanlılığını yitirmemek ve ertesi günki yapılacak işlerin “sorumluluk” bilinciyle uykuya dalmak zorunda bırakılıyormuş bu “iş hayatında”.
Büyüdüğümde farkettiğim tek şey insanların çeşit çeşit oluşu değildi, beraberinde kendi rengiminde onlardan farklı oluşuydu. Yaş 27 ile birlikte iş hayatında rengimin kaybolduğunu farketmem sancılı bir süreçti. Bu yaşa kadar okuduğum okullardan birlikte vakit geçirdiğim insanlara kadar hayatımın kendi kontrolümde oluşu, sonrasında iş hayatının bende beton etkisi yapmasına sebep olmuştu belli ki.
Önceleri çok hassas ve alıngan, sonrasında daha da hassas ve korkak olmama sebep oldu. İlk rengin tayftan silinişi, daha doğrusu renklerin bulanıklaşması bu safhada oluyor. Ardından isyankar ve öfkeli bir döneme geçiyorsunuz, asıp kesmeye başlıyorsunuz kafanızda herşeyi , herkesi… Bu dönemde ilk işinizden ya atılıyorsunuz, ya istifa ediyorsunuz yada gözünüz kesmediği için öfke içinde işe devam ediyorsunuz. Ben öfke içinde devam edenlerdenim, bu aşamada değil 1 ay, 1 gün bile çok zor geçiyor, her günüm ömrümden ömür götürmüştür. Sabır sabır diye diye işe gitmeler başlamıştır artık. İpin ucunu kaçırdığınız iş hayatını tekrar gözden geçirmek ve kontrol altına almak zorundasınızdır. O sıra farkettiğiniz bir diğer şey ise hiç bilmediğiniz renklerinizin oluşu oluyor, hiç bu kadar politik olabilceğinizi düşünmemişsinizdir. “intikam soğuk yenen bir yemektir” ne demektir anlamaya başlamışsınızdır, işin hayatınıza getirdiklerinden kurtulmak için sabır ve o kullanmayı zamanında akıl edemediğiniz zekayı kullanmanın tam zamanıdır artık. İşte ben tamda bu süreçteyim şuan. Gelecek zaman bana ne sunacak bilinmez ama artık 18 yaşında olmadığımın farkındayım. Yaş 27’nin sularında boğulmadan, rengimi soldurmadan hayata tutunmaya yaş’lanmaya çalışmaktayım. Bu 27 yaş bitipte 28 olduğumda daha güzel günlerin yaşanacağına dair umudum kaktüste açan çiçekler gibi hala özünü korumakta…Yazımı biricik hobim kore dizilerinden bir alıntıyla sonlandırmanın tam sırası sanırım…

“Kaktüslerin çiçek açması, birkaç yıl alır.
Neredeyse kendini öldürecek
bir kuruma sürecine girer, son anda ise çiçeklerini açar.
Ne için var olduklarını bilir,
sonuna kadar hayatta kalırlar.”
Pasta (2010) – Bölüm 9